Eğitimde Tablet ve Teknoloji Kullanımının Felsefesine Farklı Bir Bakış

Tablet gibi teknolojik araçların eğitimde kullanımının giderek yaygınlaşmaya başlamasıyla teknoloji eğitimde araç mı olmalı yoksa amaç mı gibi tartışmaları son zamanlarda çokça duyar olduk. Konuyla ilgili bugüne kadar bir çok yazı yazıldı . Dijital yerliler miyiz ya da dijital göçmenler mi?  Y ya da Z kuşağı mıyız? Yoksa ikisi arasında şöyle bir gezinirken birdenbire eğitim teknoloğu olanlardan mıyız?

Hangi gruptansınız bilinmez ancak eğitimde teknoloji ile ilgili öğretmenlerinin farkındalıklarını artırmak isteyen eğitim kurumları zaman zaman bu konularla ilgili eğitim seminerleri düzenliyorlar.

Bu konuları kendime dert edinmemden olsa gerek geçenlerde eğitimci arkadaşların katılacağı bir  seminerde  bendenizden de  bir sunum yapmam istendi. Sunumumun konusu ise : “ Eğitimde Tablet ve Teknoloji Kullanımının Felsefesi” olarak belirlenmişti. Evet, yanlış okumadınız “Eğitimde Tablet ve Teknoloji Kullanımının Felsefesi…”

Ortalık zaten eğitim teknoloğundan geçilmezken, bir de benim eğitim teknolojileri filozofu olarak ortaya çıkıp  Aristoteles, Heraklit, Francis Bacon , J. Dewey’in kuramlardan bahsetmem herhalde  yadırganmazdı.

Emir büyük yerden olduğu için iş başa düşmüştü bir kere. Hemen nasıl bir sunum yapmam gerektiğini planlamaya koyuldum.

Birkaç arkadaşla istişare ettikten sonra belirlediğimiz başlıklar şunlar oldu :

Tableti sınıfta nasıl kullanmalıyız ve kullanırken nelere dikkat etmeliyiz?

Dersimizle ilgili tablette nasıl etkinlikler hazırlayabiliriz?

Bu etkinlikleri hazırlarken içeriklere nereden ulaşabiliriz?

Yoksa olayı Aristoteles, Heraklit’ten ele alıp J. Dewey ve Francis Bacon’la mı bitirmeliydik?

J. Dewey’in dediği gibi sınıfımız bir deney sınıfı mı olmalıydı?

Felsefemiz faydacılık üzerine mi olmalı gibi daha bir sürü ana başlıklar oluşturmuştum ki birdenbire bütün bunlara gerek olmadığının hissiyatına kapıldım.

Dinleyicilerin zaten bu konulara uzak olmadıkları aşikârdı. Herkesin elinden neredeyse hiç düşürmediği, muhtelif özelliklere sahip akıllı mı akıllı telefonları vardı.  Ayrıca kimsenin bilmediği bir konu da yoktu. Herkes her konu üzerinde ihtisas sahibiydi. Bilmediğimiz konular üzerinde biliyormuş gibi konuşmak ayrıca bir ihtisas gerektirdiği için ülkemiz en çok bu alanda uzmanlar yetiştirmişti.

Bilmediğimiz konularda  bir büyüğümüze danıştığımız, arkadaşlarımızla felsefî sohbetler yaptığımız günler çok eskilerde kalmıştı. Ne de olsa artık google amcamız vardı. Üstelik her şeyi bildiğini iddia ediyordu. Hatta okadar ki bunu mu demek istedin evladım, bak adam gibi soru sormayı bile beceremiyorsun bir de işin felsefesinden bahsedeceksin deyip te kendisinden fırça yemeyenimiz yoktur.

Eğitim teknolojilerinin felsefesiyle ilgili yapacağım sunumun beni karmaşık duygulara sürüklediği sıralarda imdadıma sağ olsun Nevzat ağabey yetişiverdi. Nevzat ağabey, şimdilerin tabiriyle dijital bir göçmendi. Benim gözümde ise ordinaryüs profesör.  Elinden her iş gelir, tamir edilemeyecek ev aletlerini tamir eder, yılların verdiği tecrübe ve oldukça pratik zekâsı ile en karmaşık durumları bile sakinliği sayesinde kısa sürede hallediverirdi.

Ancak akıllı telefon kullanmazdı. Ona göre eşyanın akıllısı olmaz, insanların akıllısı olurdu. Haksız da sayılmazdı.

Telefonunu yalnızca bir iletişim aracı olarak kullanmaya özen gösterirdi. Hatta telefon rehberine kişilerin numaralarını bile kaydetmezdi. Eski alışkanlığı gereği cebinde mutlaka bir kalem ve küçük bir fihrist taşır,  birini arayacağı zaman bu fihristten numaraları kontrol eder ve teker teker numaraları tuşlayıp samimi bir ses tonuyla karşısındaki kişiyle konuşmaya başlardı.

Dijital bir yerli olarak dayanamayıp birkaç kez fihrist kullanmasına gerek olmadığını, telefonunun hafızasında zaten bir fihrist olduğunu nazikçe kendisine anlatmama rağmen,  kendisini böyle daha iyi hissettiğini ifade edince bu konuyu bir daha açmamaya gayret ettim.

Sunumumu nasıl yapacağımı düşünmeye devam ettiğim bir akşam vakti yemekten sonra Nevzat ağabeyle hemhal olup çaylarımızı yudumlarken, koyu bir sohbete dalmıştık ki Nevzat Ağabey’in sehpanın üzerinde duran telefonu çalıverdi.

  Daha yakın olduğum için telefonu sehpanın üzerinden aldım ve Nevzat ağabeye uzatırken ekrana gözüm takıldı.  Arayan bilgisinde sadece numaralar yazıyordu.  Kimin aradığını merak eder bir ifadeyle telefonu kendisine verdim.

Nevzat ağabey ekrandaki numaraya baktıktan sonra ortak tanıdığımız olan Mehmet Bey’in aradığını söyleyip, aleykümselam Mehmet ağabey diyerek sözlerine başladı ve samimi bir sohbete daldılar.

Bırakın Mehmet Bey’in telefon numarasını, bana babamın numarasını sorsanız ezbere söyleyemezdim. Oysa benim akıllı telefonum vardı. Üstelik dijital bir yerliydim. Y kuşağının önde gelen temsilcilerinden biri olarak numara ezberlemenin de gereksiz olduğunu düşünüyordum.  Telefonum zaten benim yerime numaraları aklında tutuyordu.

Tüm bunları aklımdan geçirirken Nevzat ağabeyin “Eşyanın akıllısı olmaz, insanın akıllısı olur” sözü birden beynimde yankılanmaya başladı. İşte o an kafamda tasarladığım sunumu artık tamamladığımı fark ettim.

Nevzat ağabey teknolojiyi kendine ve şartlara göre uyarlayıp kendi teknoloji felsefesini oluşturmuştu.

 Bu nedenle eğitimde teknoloji kullanımını tek bir felsefeyle açıklamak doğru olmazdı. Zamana, mekâna, konuya ve ihtiyaca göre belirli kurallar ve felsefi akımlar çerçevesinde herkes kendi felsefesini zaten belirleyecekti.

Eğitim teknolojileri ile ilgili bildiğim uygulamaların ve ders etkinliklerinin dışında işin felsefesini anlatmanın doğru bir mantık olmayacağına kanaat getirdikten sonra,  böyle bir sunumu gerçekleştiremeyeceğimi üst makamlara ilettim.

 O günden sonra ne mi oldu? Ülkemizde en çok bu alanda ihtisas sahibi Aristotelesler, Heraklitler,  Baconlar olduğunu yukarıda söylemiştim…

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.